Vücudumdaki tüm kemiklerim
ağrıyor… Sanki ruhumdaki ızdırabı umarsızca bedenime taşıyor. Bir anda insanın
dünyasının değişebileceğine ihtimal dahi vermeyen ben, şu an içinde bulunduğum bu
boktan durumun şaşkınlığı ile nefes dahi almakta bile güçlük çekiyorum…
Oysa ki her gün ölüme bir
adım daha yaklaştığımız şu hayatta, uçurumun kenarında koşmaya çalışan sıradan
bir bireydim. Kimsenin önemsemediği ve belki gerçekten de kimsenin sevmediği
basit bir insan modeliydim. O gün uçurumun kenarında tam adım atacakken birden Azrail
yakaladı ayağımdan ve beni aşağı doğru çekmeye başladı düşüncelerim
bulanıklaştı gözlerim karardı, ellerimi istemsizce havaya kaldırdım,
çırpınıyordum, resmen hayattayken can çekişiyordum. İkilemler okyanusunda
boğuluyordum. Birden bileğimden birisi tuttu beni öyle kuvvetli bir ışık ki
gözlerim kamaştı bu bir melek belki de dedim kendi kendime. Adeta ölüm ile
yaşamı birbirine bağlayan bir köprü olmuştum. Bu denli kutsal görev benim gibi
birine verilmemeliydi. Çünkü ben kendi kendi hayatım boyunca (tabi bu
yaşadığıma hayat diyebilirsem) asla dengeli bir insan olamadım. Her zaman bir
uç noktadan diğerine sıçrayıp durdum asla ortada durupta etrafıma bakabilen bir
yapım olmadı…
Ölüm beni dibe, hayat ise
yukarı doğru çekiyordu ve ben hala bileklerimi kavrayan o eşsiz parıltının
ardındaki yüzü göremiyordum...
Doğduğumuz günden beri
anlamaya çalıştığımız, sorguladığımız bu hayatın aslında hiçbir anlamının
olmamasının, bizlerin iç dünyasında açtığı derin yarıklardan her gün kendimizi
atmamız o kadar acı ki. Aslında her gün ölüyor ve her gün yaşıyorduk,
tek fark bazılarımız farkında bazılarımız değildi… Belki
bu hayatın bir anlamı vardır ve bizlerin gerçekte o anlamı hiç kavrayacak ne
zekası ne de kapasitesi yeterli olmayabilir, bunu da kabul ediyorum. İnsan tanımlayamadığı
ya da bilmediği şeylerden korkar belki biz de hayattan bu yüzden korkuyorduk…
Anlamsız dediğimiz
hayatımıza bir gün damdan biri düşüverir ve iki insanın enerjisi öyle uyumludur
ki, bu dünyanın tüm kötü yanlarına karşı bir olup bir kalkan olurlar, insanoğlu
bunun ismini binlerce yıldır “Aşk” olarak nitelendirdi. Ama bu durumda unutulan
en büyük problem ise sağlıklı bir aşk için iki taraf olması ve bu taraflar bizler yani insan
olmalarıdır. İnsan benim fikrimce dünyadaki en aciz, güçsüz canlıdır. Aşkta ise
bu acizliğe yer olmamalıdır. İlişkide mutlaka bir taraf hep zayıftır ve bu
durum aşkın adını kirletmekten de öte resmen aşkı katleder. Bunları anlatmamın
en büyük sebebi de burada yatmakta.
“Aslında herkesin bir
katili var ömründe…” Eskiden olsa üzerime gelen dev okyanus dalgalarını gülümseyerek
elimin tersiyle bertaraf edebilirdim. Ama bir celladın elinde balta olmuşsanız
ve ruhunuz sizden acı içinde yavaş yavaş sökülüp alınmışsa benim gibi birine,
belki daha kötüsüne dönüşmemeniz için bir sebep yok… Ben hem kurbanım hem de
katil… Kurbanım çünkü tavizlerimi kendi ellerimle sundum karşımdaki kan emici
vampirlere, Katilim çünkü karşımdaki insanlar değil kendi kendimi öldüren benim. Hem de gözümü
bile kırpmadan. Herkesin her şeyinden vazgeçeceği biri olmuştur hayatında ya da
olacaktır ki benim tavsiyem olmamasından yana. Uğruna o her şeyi önüne
serdiğiniz insan sizi öyle bir yıkar geçer ki sonunda bir karara varana dek
benim gibi ikilem arasında bir eski köprü olursunuz. Bir tarafın yaşa işte
hayat her şeye rağmen güzel deyip bileklerinizden çeker. Diğer taraftan Azrail’in
de size öyle cazip teklifleri vardır ki olduğunuz yere çakılır kalırsınız.
Cesurlar yaşar, korkaklar ölür… Kendi küllerimden kalkacak cesaretim olsaydı
kesinlikle savaşmadan ölmezdim. Kimseye bu lüksü vermezdim belki evimin
duvarına yazardım kocaman “Savaşmadan ölmek yok!” diye…
Ama yorgunum ve bu mektubu
şimdilik burada keseceğim yakın bir zamanda devam edip içinde bulnduğum
yaşadığım her şeyi sana anlatmaya devam edeceğim sevgili güzel insan…
Şimdilik sağlıcakla kal…
Saygılarımla…

Yorumlar
Yorum Gönder