Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2017 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Ankara'da bir istasyon

Gecenin parçalı bulutlu hengâmesi yavaş yavaş dağılıyor, Sokaklar ıssız ve soğuk karanlığa bırakıyor kendini usulca... Çehresinden yorgunluk akıyor caddelerin, Sokak lambaları bile hüzün kokuyor, Ama kimse görmüyor... Bu kentin her caddesinde ayrı bir efkar var, gecenin ayazı adamın burnunun direğini sızlatıyor, bazen yüreğini boğuyor insanın bu gri şehir, ama biz vazgeçmek için sevenlerden olmadık ki hiç,  kırık umutlar, yıkık hayallerimiz de olsa yine de seviyorum bu kenti... Bana koşarak gelişini de seviyordum, boynu bükük çaresiz gidişini de... Hatırlar mısın? Gece ayazında dışımız üşüyordu, Cebeci tren istasyonunda sımsıkı sarılırdık birbirimize soğuk banklar kıçımızı dindururdu... İçimden küfürler lanetler yağdırırdım gelecek trene seni alıp götürmesin diye... Görmüyordu kimse bizi sevdamızla yüreklerimiz kor oluyordu ama biz hiç söyleyemedik birbirimize...   [HKZ]

Çember...

Yorgunuz... O kadar yorgunuz ki, mutluluk maskesinin ardından bakıyoruz dünyaya...Gülüşlerimiz ardına saklı, sayısını bile unuttuğumuz hayallerimizden oluşan cesetler var. Kanlı ihanetlere kurban gitmiş masum umutlar. İçimizden o çocuksu yanımızı koparıp alan, benliğimizi kilitli kapılar ardına iten, bizi biz olmaktan korkutan, aslında hiç olmadığımız karakterlerin arkasına sindiren kötülükleri tüm genlerine yayılmış insanlara maruz kalmaktan yorgunuz... Yorgunuz çünkü aslında hiç söz sahibi bile olmadığımız bir sistemin içine itilip çocukluğumuzdan beri "sen bunu yapacaksın, sen bu olacaksın" gibi emir kipleri ve yönergelerle hayatımızı var olan sisteme, (istekli veya isteksiz) kurban etmekten, hep toplum veya adına her ne denilirse denilsin bize dayatılan ve aslında hiç istemediğimiz bu boktan yaşam senaryolarına uymaktan, karşı çıktığımızda ise dışlanıp ötekileştirilmekten yorgunuz... Çok şey de istemiyoruz ki, sadece sakinlik   istiyoruz, kendi mutlu olduğumuz yoll...

Hastalıklı Canlılar...

En çok ne isterdim biliyor musun? Tüm insanlığın yok oluşunu izlemek isterdim. Everest'in zirvesine oturup, çekirdek yerken, gökdelenlerin kafalarının kopuşunu görmek mesela. Nükleer tehditlerine güvenen tüm otoriter rehimlerin o füzelerin üstüne oturup şehirlerdeki tüm sahtekarlıklarıyla insanoğlunun atomlarına bölünüşünü görmek, tüm yönetimlerin, baskıcıların, dikdatörlerin bir anda toz oluşunu izlemek  harika olmaz mıydı? İnsanoğlu bu dünyanın başına gelmiş en kanserli canlı bence. Bizler hatalı bir sürümüz, piyasaya sunulup fabrikası çoktan batmış hiç bir boka yaramaz dandik ürünleriz... O yüzden yok olmamız trajediden çok bir çözümdür. Bu gezegene gerçekten şükranlarımızı böyle sunacağız belki kim bilir? Insanoğlunun yokolduğunu düşün. Kıtaların parçalandığını, buzulların eridiğini, yeni kıtalar oluştuğunu, yıkık şehirlerin tüm sokaklarında ki iskeletlerin sarmaşıklarla kaplandığını... Baksana biz milyonlarca yıldır doğayı katletsek bile o bizden sira bile bizi bağrına b...

Kaçak Yolcular

Giriş... Saat akşamın sekizi, zaman artık geceye doğru yavaş bir akıntıda. Adeta beklenmeyen bir gezegenden gelen bir çağrıyla, telefonun sesi içerdeki sessizliği kurşunluyordu. "Alo." "Tamam hemen geliyorum." "Kardeş, sen kasaya bak. Ben iki saate gelirim." "Tamam abi." Hemen mavi kot ceketimi alıp, iş yerinin tahliye kapısına doğru koşmaya başladım. Yer çekimi yoktu galiba, oda mı geceye karışıp yatağına çekilmişti yoksa  ben hatırlamayacak kadar mutluluk sarhoşu muydum? Sanki yetmişlik sek mutlululuk şişesini bir anda kafaya dikip, alev kusan sahipsiz bir ejderha yavrusu gibiydim. Ve melekler gerçekti biliyorum o ıssız izbe istasyonda bana doğru koşan ve adımının değdiği her yeri cennetin şubesi haline getiren bir varlık ancak bir melek olamalıydı. Belki de daha yeni bir stajer melekti bilmiyorum ama onun ışığı benim ampulü patlak, karanlık bodrum misali hayatıma değdiğinde; gece, gündüz, yaşam, ölüm, dert, tasa, hüzün her şey o ...

Ölmek ya da Ölememek...

  Yine tutukluk yaptı kafama dayalı hayat tabancası. Beynime biraz mutluluk, huzur ve bilumum uyuşturucu fikir zerk edeyim derken, şarjörümde beklemekten rutubetlenmiş umut kurşunları. Yani anlayacağınız yine boş düşünceler evreninde kaldım, hiçliğin ortasında, hiç yeni bir umudum yok. Gerçi eski bir umudum da yok bana artık huzur veya mutluluk takdim edecek. Sadece boşluktayım, yarını bırak bu günümü bile bilmiyorum. Yokuş aşağı freni patlak bir kamyon gibi düşüyorum. Ama onda bile bir adrenalin var, bende o da yok. Azrail yine gazete manşetlerinde evrenin elemanı ödülünü kimseye kaptırmıyor. Her yer  ölüm...    İntihar edenlere büyük saygı duymuşumdur ben beceremem mesela ölmeyi gerçi yaşamayı da becerebildiğim söylenemez. Ben sanırım sürünme konusunda süperim bak o konuda kimse elime su dökemez. Ne diyordum, ha intihar edenler bizler gibi zayıf yada psikolojisi bozuk değiller bilakis hayatın bu sahte gerçekliğini en direkt şekilde beyinlerine bir mermiyl...

Eski bir İstanbul akşamı...

Mutlu insanların çoğunlukta olduğu zamanlardı... Tek başıma bankta oturmuş, karşıdan Üsküdar sahiline doğru uzanan yakamozun dansını seyrediyordum ceplerimde çocuksu hayaller, avucumda tüm dünyaya rest çektiğim bir tutam mutluluk... Sevgililer, arkadaşlar, aileler gelip geçiyorlardı herkes mutlu herkes gülümsüyordu. Yanı başımda duran evsiz adam bile elinde içkisi şarkılar söylüyordu bağıra çağıra kimse ona karışmıyordu. O zamanlar daha hoş görülüydü insanlar ve içten gülümsüyorlardı. İlk kez tek başıma oturuyor, Ortaköy'ü  buram buram içime çekiyordum o gece... Başımda hafiften dönüyordu, ilk kez burada sevda rüzgarına kaptırmıştım ceketimi. Yüzümde anlamsız bir gülüşle geceyi dinliyordum usulca... Dalga ve martı sesleri insan seslerine karışıyordu. Uzaktan vapurların düdükleri bile katılıyordu gecenin melodisine... Dedim ya herkes mutluydu o zamanlar, herkes biraz sevdalı... Unutuldu o zamanlar belki de anlamını yitirdi sevdalar...   [HKZ]