Çocukluğumdan arta kalan nadir güzelliklerden bir anı bu...
Cuma akşamı okul tatil olur olmaz ilk işim eve gidip üstümü değiştirdiğim gibi durağa koşardım. 1948 model eski bir kamyondan bozma bağ otobüsüne biner, daha asfaltla tanışmamış tozlu yollarda hoplaya zıplaya bağlara doğru yol alırdı otobüs, bizim çocukluğumuzda Karadeniz'in neresinde olursanız olun yollarda pek asfalt yoktu, en son durakta indiğimde koşarak rahmetli dedemin kollarına koşup atlardım. Yol kenarında bağımızda yetişen kiraz, şeftali, elma armut v.b. meyveleri satardık. Dere kenarında kurbağalarla oynar, dedem bağa gidince de sandıkların başında ben geçerdim, o zamanlar bu bana verilen en kutsal görevdi belkide, dedem gelmeden iyi bir satış yapabilirsem hele değmeyin keyfime... Hava kararmadan geri bağa döner anneannemin elini öper bayram sevinci misali bir mutlulukla karşılardı ikisi de beni, hava kararmaya başlayınca dedem eski ve isli gaz lambasını yakıp duvardaki çiviye asardı, cızırtılı radyomuzu da açar onun tabiriyle ajans yani haberleri beklerdi bu arada sofra kurulur, trt halk müzikleri eşliğinde yemeğimizi yerdik. Üstüne birde yorgunluk çayı of bizden keyiflisi olmazdı, haberlerden sonra radyo tiyatrosu başlar bende dinlerken bir yandan da hayalimde canlandırırdım bu oyunları... Gümelenin (Bağ evinin) balkonlu geniş terasında oturur envaye çeşit cırcır böceği korosunu dinler, çalılar arasında ki ateş böceklerini hayranlıkla izlerdim, bazen karşı dağlarda ki köy ışıklarına takılır, acaba orda ki insanlar ne yapıyorlar diye hayallere dalardım, böyle hafta sonları benim iple çektiğim bir sevinçle çabucak biterdi...
O zamanlar bağlarda elektrik yok, su yok (suyu yol kenarındaki çeşmeden doldururduk), internet yok, televizyok yoktu ama hepimizde mutluyduk.
Hikayeler anlatılır, sohbetler edilirdi hep mutluyduk ve bu mutluluğumuz birbirimizden başka hiç bir şeyimizin olmamasına borçluyduk... [HKZ]
Yorumlar
Yorum Gönder